Poetik Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Poetik Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.4.20

Edebiyat Ortamının Oluşumuna Doğru - Hüseyin Cöntürk

       Görmüşsünüzdür, Evrim dergisinin Mart 1964 sayısı bir "Bildiri" ile açılıyor. İmzalayanlar şunlar: Haluk Aker, Rahmi Akseki, Ataol Behramoğlu, Erhan Etiker, Eser Gürson, Abdullah Nefes, İsmet Özel, Semih Tezcan. Sekiz kişi. Önemli olduğu için bu bildiriyi olduğu gibi aşağıya alıyorum:

       A- Edebiyatımızın son yıllardaki serüvenini, yayınlanmakta olan onu aşkın sanat dergisinden izledik.
       Bunlara sanat dergisinden çok, "derleme dergisi" adı verilse yeridir. Genel görünümlerini birkaç sözcükle çizelim: Ereksizlik, ticaret, ideolojik propaganda, sirkeleşmiş beğeni, kokuşmuşlara saygı, genç değerlere yergi, cılız özentiler, doldurma zorunluğu, yorgunluk, usanç vb...
       Evet, dergilerimizin son yıllardaki bu sanat dışı özellikleri ulusumuz edebiyatına ne yeni bir ses getirebilirdi, ne de gelişmesini sağlayabilirdi.
       B- Edebiyatımızın son yıllardaki serüvenini, yayınlanmakta olan onu aşkın sanat dergisinden izledik.
       Orhan Veli akımının sağından solundan işine geldiği gibi çeken içi geçmiş öykücülerin de hâlâ edebiyatımızın bir yanını kapsadığı bu serüvende önemi, açı değiştirimi ve özgünlüğünden gelen 1956'ların, giderek öze ve anlama açılan yarı başarılı yönelişleri ağır basıyor. Bu yönelişte ağır basan yanın, sanat ve düşünce birliğinden çok, tehlikeli bir zorunluk taşıması, gözden kaçmayan bir kısır döngü. Yazılanların yeni değerler getirmesi gerekirken, yaklaşık olarak aynıyı yinelemeleri, arayışların bencilliğine karşın, değer ayrımlaşmalarının kısırlığı ve öncülerin birer birer göçüşleri, edebiyatımızın atılım gücünü yitirmiş olduğunu kanıtlıyor. Atılım gücünden de geçtik, içine düştüğümüz bu olumsuz gerçekler, edebiyatımızın zorunlu ve olağan akışını köstekliyor.
       Genel havasıyla süregelen Batı öykünmeciliğinin dışına çıkıp, kendi özbenliğini bulamamış bir yığın sanatçının (öte yanda güçlerini ortaya koyabilmiş ancak birkaç ad sayabiliyoruz), yazdıklarıyla daha olumlu bir yere varabilecekleri düşünülemezdi. Edebiyatımız bugün, öykünme ile etkilenme arasındaki o dev ayrımı göremeyişinin cezasını çekiyor. Daha da çeksin mi? Ne zaman kendine özgü bir Türk Edebiyatı'nın varlığından söz açabileceğiz?
       C- Edebiyatımızın son yıllardaki serüvenini, yayınlanmakta olan onu aşkın sanat dergisinden izledik.
       Sonuçta, biz genç kuşak, içinde bulunduğumuz durumu saptayarak şu doğrulara vardık:
       1) Şimdiye değin, başı-kıçı, yolu-yöntemi belirsiz bir savrukluk, bir darmadağınıklık içinde, önümüze çıkan dergide yazdık.
       2) Bu savrukluğun sonucu, sanatın (bizden daha önceleri yok edilen) canlı havasına, eytişimsel ve edebiyata yeni değerler kazanma gücüne kapalı kaldık.
       3) Bu yüzden bilinçli çalışma olanaklarını tepmiş olduk.
       4) Ve zorunlu olarak, önceki kuşağın, daha kendi aralarında paylaşamadıkları kısır özle, belirli sanat gereçlerini küçük ayrımlarla yineledik.
       5) Bundan böyle biz Ankara Genç Kuşak Sanatçıları, genç "Evrim" dergisinde toplanmaya karar verdik. Edebiyatımız için gerekli canlılığa, gerekli değerlere, ancak böyle bir davranışla varılabileceğine inandık.
       Bir araya gelişimizin kazandıracağı güçle, yukarda üç bölüm içinde sıraladığımız sakıncaları yenmeye çalışacağız.
       Geriye kalanı zamana bırakıyoruz.

ANKARA GENÇ KUŞAK SANATÇILARI

Haluk AKER  Rahmi AKSEKİ  Ataol BEHRAMOĞLU  Erhan ETİKER  Eser GÜRSON Abdullah NEFES  İsmet ÖZEL  Semih TEZCAN

       Edebiyatımızın son beş yıl içinde düştüğü yürekler acısı duruma "ikinci" tepki bu. Birincisi, Dönem dergisinin çıkmasıyla kendisini gösterdi. Bu sekiz genç, bizdeki kişisel, dergisel, birliksel her türlü edebiyat kurumlarının amaç yoksunluğu ya da amaçlarını şaşırmaları sonucu yittiği görülen "edebiyat ortamının" yokluğundan vaktinde rahatsız olmuşa benzerler. Çünkü en çok birkaç yıldır yazıyorlar. Bildirileri, bir yandan, günümüzdeki edebiyat durumuna bir tepki niteliği taşıyor, bir yandan da, kendilerini toparlayıp bir değer olma planını taşıyor. Eğer planları gerçekleşirse bizde yeniden bir edebiyat ortamı yaratılacak demektir.
       Günümüzün bir numaralı meselesi yiten Edebiyat Ortamı'nın yeniden yaratılmasıdır. Şu ya da bu kişiye, dergiye, kuruma, duruma, anlayışa tepki göstermek, şu ya da bu yolda kişisel çabalarla birtakım tekil yapıtlar vermek, tekil sonuçlara varmak önemli değil. Bildiriyi, Edebiyat Ortamı olmadıkça her şeyin güme gideceğine inanan, hiç değilse, sezen bir davranışla yazıldığı için, önemli buluyorum.
       Sekizlerin bildiride bize ilettikleri karar yerindedir: "başka dergilerde yazmayıp bir dergide toplanmak". Ortalıktaki dergiler edebiyat ve zevkten o kadar uzak, o kadar yoksun ki, oralarda görünmek, genç zevklerin, hiç değilse çabaların iflası olacaktır, bu o kadar açıktır. Yalnız gençlerin kararının başka bir kararla sağlama alınması da şarttır: Tepki gösterdikleri, içinde yazı yazmayacakları o dergilerle hiçbir tarzda ve hiçbir vesileyle tartışmaya girmemek. (Evrim'de sekizler dışında birtakım tatsız yazılar görülüyor o yolda çünkü.) Küçük siperlerde savaşmak kadar insanı güçten düşüren, amaçtan ayıran bir şey olamaz. Küçük siperlerde savaş, kazanılsa da bir şey elde edilemez: Bizdeki dergileri kendileriyle savaşmaya layık dergiler olarak görmemek, onlar hiç yokmuş gibi davranmakşarttır. Onlarla tartışmaya geçmenin hiç bir edebiyat meselemizi çözmeye bizi götürmeyeceğini önceden bilmeliyiz. Edebiyat ortamını onlarla değil, onların dışında, onlara rağmen kurmakgerekliliğini kesin olarak kavramalıyız.
       Bir karar daha var verilecek bence: Toplandıkları Evrim dergisine edebiyat dışı yazılar vermemek.Günün etkisiyle dışarıdaki Papazlar, ya da içerideki Yobazlar üzerinde durmak gereksinmesini duyarlarsa (böyle bir gereksinmeyi yersiz bulmuyorum) bunu başka dergilerde yapmalıdırlar. Evrim, yeni yaratıcı yapıtların yazıldığı, edebiyat meselelerimizin tartışıldığı yoğun bir edebiyat dergisi olmalıdır: Hiç değilse ilk yıllar için: Yoğunluk olmazsa Edebiyat Ortamı güç oluşur.
       Yukarıda adlarını saydığım sekiz kişinin "tartısını" vermek için vakit pek erken. Evrim'de bunlardan altısının yazı ya da şiiri var. Gelecek sayılarda da görünecekler. Aker, Akseki, Gürson, Özel, Tezcan'ı Dönem'den azçok tanıyoruz. Sekizlere başkalarının da katılması beklenebilir. Aker'le başlayıp Tezcan'la biten bu küme, kısacası, bu AT, bakalım nereye gidecek ve bizi nereye götürecek?

Dönem, Sayı 8, Mayıs 1964 (Hüseyin Cöntürk, Çağının Eleştirisi, İkinci Kitap, YKY, Ocak 2006)

4.9.13

Gün Işığından Mahrum Şiir -I- Ömer Aksay

         Türk şiirinin 50 senedir yazan ve en çok okunan şairlerinden İsmet Özel, uzun süredir farklı bir şiir diline sahip. Takip ettiğime göre, İsmet Özel bu farklı şiir dilini ilk olarak 8 Eylül 2004'te yayımladığı "Michauxnunkimi / imiknunxuahcim" adlı şiirinde gün ışığına çıkardı. Mehmet Erte, Yasakmeyve'nin Mart-Nisan 2006 sayısında yaptığı mülâkatta İsmet Özel'e bu şiiriyle ilgili şu soruyu soruyordu: "Michauxnunkimi / imiknunxuahcim" adlı şiiriniz üzerine bir şey yazıldığını görmedim. Yadırgayanlara rastladım ama onlar da bu şiirin bir şaka olma ihtimalini düşündüklerinden olsa gerek, bir laf etmekte çekingendiler. Tüm şiirlerinizi göz önünde bulundurduğumuzda örneğini görmediğimiz bu şiiri nasıl düşünmeliyiz?" Takip ettiğime göre İsmet Özel'e bu şiirle ilgili başka bir soru yönelten olmadı. 2006'dan 2013'e, altı sene. Bu şiir yazılalı sekiz sene olmuş; sekiz senedir İsmet Özel'in şiir dilinde bir farklılık, aykırılık, rahatsızlık var ve neden herkes bu durumdan rahatsız değilmiş gibi görünüyor? Aslında rahatsızlığını kimse belli etmiyor. İsmet Özel bu, hiç de tekin biri değil, bir tuzak kurmuştur yine! Her zamanki gibi bir oyundur bu!
         "Her şiirim kadar hayatın ve hayatımın örgüsüne ilişkin. İnsanlar kafalarını, kirli olduğu zaman değil, çok iyi silindiği, pırıl pırıl olduğu zaman cama çarpabiliyorlar. Neymiş? Bu şiir şimdiye kadar beni ben yapan cama bir kez bile dikkat gösterme zahmetine girmediklerinin, hep cam üstünde birçok farklı sebebe bağlı olarak yerleştirilmiş olan neyse, onunla ilgilendiklerinin ispatı imiş. Bir başka şeyin daha ispatı: Bu şiir, şair-okur ilişkisinde ağır basan tarafın okur olduğunu, okurun yüksek nitelikten verdiği her tavizin şairin borç hanesine yazıldığını ayan beyan ortaya çıkardı. Okur çiğ yediği zaman, şairin karnı ağrıyor. Neymiş? Bunların hepsi karın ağrısıymış. Mânâ fi batn-ı şair." Mânâ şairin karnında gizli. Hangi mânâyı arıyorsunuz ve / yahut hangi şair size bir mânâ aramanız için şiir sunuyor? Hayat yalan, şiir sahte, şairler ikiyüzlü.
         İsmet Özel'le 16 Ekim 2011'de "Türkün Dili Kur'an Sözü" ismi verilen inceleme vesilesiyle yapılan mülâkat metni, sözü edilen 521 sayfalık incelemeyle birlikte 2013 Nisan'ında yayınlandı. Bu mülâkatta Özel'in açıklamalarından biri, sanki onun şiir dilindeki farklılığı, aykırılığı, rahatsızlığı, yadırgatıcılığı açıklar gibidir. İsmet Özel bu mülâkatında yeni çalışmalarından söz açarak, bunları Kur'an harfleriyle neşredeceğini açıklıyor: "İsmet Özel okumak isteyen bu yazıyı [yani Kur'an harfleriyle yazılan yazıyı] da sökmek zorunda kalsın. İsmet Özel öbür harflerle [yani Latin harfleriyle] yazmıyor, çünkü 'Yazılamaz!' diyor." Bu açıklama beni şu noktaya getiriyor: İsmet Özel'in uzun süredir farklı bir şiir dilini kullanışı, aslında Türk dilinin, Türk zihin yapısının değişimine dikkat çekmek içindir. İsmet Özel şiirden bir paradigma üreterek, son yıllarda, İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde "Gün Işığı Şiir Görsün" başlığı altında iki haftada bir şiir yayımlamak suretiyle, bu paradigmayı daha çabuk ve daha geniş bir paylaşım ortamında uygulamaya koyarak Türk dilinde Kur'an harfleri kullanılmadan yazılan her şiirin mânâsız olduğunu, Kur'an harfleri kullanılmadan yazılan şiirlerde mânâ aramanın boşunalığını göstermektedir sanki. Bu İsmet Özel'e özgü bir ataktır. Şiir dilindeki bu paradigma değişimi, bir süre sonra İsmet Özel'in yapacağı yeni ataklarla mesela Hilmi Yavuz'u, mesela Özkan Mert'i ve bir sürü benzer şairi devre dışı bırakacaktır. Bu büyük bir temizliğe yol açabilir. Türk şiirinin bu temizliğe uzun süredir ihtiyacı var.
         

8.11.11

Cemal Süreya - Folklor Şiire Düşman

Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı. François Villon'dan, André Breton'a, Henri Michaux'ya bir çizgi çekelim, bu işin nasıl bir evrim sonucu doğduğunu göreceğiz. Çağdaş şairler kelimeleri bile sarsıyorlar, yerlerinden, anlamlarından uğratıyorlar. Bu böyleyken, bizde hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyla yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısındayım. Çünkü folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir havadır.

Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aramayın artık. Çünkü donmuşlardır. Tek yönlüdürler. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Ne olsa değişmeyecektir. Bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısralarından meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum. Çünkü ikisinde de şairin işi kelimelerle değil, kelime bloklarıyla oluyor. Oysa Braque'ın resim üstüne söylediklerini şiire uygulamakta bir sakınca görmeyerek diyorum ki: Şiirde asıl olan 'hikâye etmek' değil, kelimeler arasında kurulacak 'şiirsel yük'tür; Braque'ın lafıyla anekdotik değil, poetik. Çıkış noktamızı buradan alırsak, dosdoğru, folklorun şiir için kaçınılması gereken bir tehlike olduğu sonucuna varabiliriz. İşin nedeni şurada: Halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, yeni bir bağıntı kurmak söz konusu olamaz. Nasıl olsun ki, bu kelimeler zaten kıpırdamaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar, alacakları yükleri zaten önceden almışlardır. Orhan Veli kuşağı şairleri yenilikten sonra daha çok dilin görünür imkânlarını denediler. Bu arada Oktay Rifat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi bir kısım şairler de, geniş ölçüde, belki en görünür imkânlar olan halk deyimlerine, folklor temlerine yöneldiler. İyi olmadı bu onlar için. Köşelere takılıp kaldılar. Oktay Rifat 'sanat endüstrisi' pazarlarına bol sayıda çürük mal sürmek zorunda kaldı. Bedri Rahmi'ye gelince, o onu da yapamadı, iki üç kalın, iki üç sarı kırmızı çizgi çekti, durdu. Oysa bu şairler başka alanlara yönelmesini bilselerdi şiire daha faydalı, daha verimli olacak kişilerdi.

Folklordan kaçınmaya önemli bir sebep daha var: Kişilik. Bakın dikkat ederseniz şiirde kişiliğe bugün eskisinden daha çok önem veriyoruz. Sanırım gelecekte bu daha da çok olacak. Çok güzel de olsa iki şiirin yazanını şair kılmaya yetmemesi, şairi belli olmayan şiirlerin estetiğe konu olamaması bu fikrimi doğruluyor. Kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor. Mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca kişilik sahibi bir şairdir, 'Kızılırmak Kıyıları'nı kendi havasından, kendi kişiliğinden geçirerek yazmıştır.

O şiirdeki açı kendi açısıdır, eşyayı ve yaşamayı kavrayış kendi kavrayışı. 'Kızılırmak Kıyıları'nın bir soyutlanmış güzelliği vardır, bir de asıl önemlisi salt Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya ait olmasından dolayı kazandığı güzellik. (Hatta ben yalnız ikincisi var diyorum ya neyse!) İkisi birbirini tamamlıyor, ikincisini aynı zamanda Fazıl Hüsnü Dağlarca değil de bir başka şair yazsaydı ne olurdu? Şu olurdu herhal: Şiir güzel olmazdı, ya da hiç değilse o kadar güzel olmazdı. Kendinden çok, şiir yitirirdi. Diyeceğim, kişilik bugün şiirde bunca önemli bir yer tutuyor. Folklordaysa daha çok anonim kalıplar var. Bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil. Karacaoğlan'a, Emrah'a, şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlasın, kişiliksiz de büyük şair olunacağına iman getirmişler demek. Folklor ve halk deyimleri ancak bir şairi taşıyabilir, fazlasına dayanacak gücü yoktur. O şair de bugün Oktay Rifat. Ona bile halk deyimlerinin neler ettiğini biliyoruz. Bu böyleyken beş altı güçlü şairin hep birden folklora yanaştığını düşünün, bu derinsizlik, sığ alanda bizi allak bullak edecek derecede kişiliklerini birbirinden ayırt etmek imkânlarını bulabilecekler midir acaba? Hiç sanmıyorum. Hem Max Jacob'un kaprislerini, hem Jules Supervielle'in incelikli mısralarını bir arada barındıracak folklorun alnını karışlarım ben.

Şiirde de azalan verimler kanunu var. Dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. Bu, bir bunalıma yol açıyor. Bunalımlar da yeni şiir alanları, yeni açılar bulunmasıyla sona erer hep. Şiirimizde şimdi yeni bir eğilim başladı. Bir iki yıldır dilin daha iç, daha derin imkânlarıyla başbaşayız. Genç şairler yalnız folklor gibi kesin klişelere değil, daha hafif kalıplara bile sırtlarını çevirdiler. İlhan Berk'te, Turgut Uyar'da, Edip Cansever'de bunun ilk güzel örneklerini gördük. Kelimeler bizde de yontuluyor artık. Kelimeler bizde de yerlerinden yarı yarıya koparılıyor, anlamlarından ufak tefek saptırılıyor, yeni yükler yükleniyor kelimelere. Böylece bir kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, yeni mısralara varılmak isteniyor. Genç şairler hep bunu istiyoruz. Folklor ve klişelerin karşısında öbür kutbu meydana getiren bu durum şiirimizde bir evrimdi. Her evrim gibi haklı ve zorunlu.

A dergisi – Ekim 1956

3.9.11

Turgut Uyar - Çıkmazın Güzelliği

Sorun: Şiirin, -üstelik insanın kendi şiirinin- çıkmazda olduğunun bilincine varmaktır. Bu çıkmazın bilincine varmak biraz da çözmek demektir onu.

Şiirimiz, dolayısıyla edebiyatımız, çünkü ülkemizde edebiyatın, hatta bazı ölçülerde toplumun birçok sorunları açık kapalı, şiirde tartışılır, şiirde çözülür yahut çözülmez veya bu sorunlardan şiirde vazgeçilir. Belki de sağlam düşünce zeminleri kurulmamış bütün ülkelerde böyledir bu. Gerçekten bir çıkmazdadır şiirimiz. Nasıl ki Nâzım sonrasında da, Orhan Veli sonrasında da çıkmazda idi. Çünkü şiirin çıkmazı, yukarda değindiğimiz sebepten insanın çıkmazına, toplumun çıkmazına sıkı sıkıya bağlıydı ülkemizde. (Belki de bir bakıma şiirin görevi hep çıkmazda olmaktır. Rahat işleyen şiir kuşku vermelidir. Belki yaşanandan geride kalmıştır onun için. Divan şiiri hiç çıkmaza düşmedi. Hiç değilse Tanzimat'a kadar düşmedi. Çıkmaza giren insan'la birlikte sarsıldı ve eskidi. Hece geride kalmayı kabullenerek başladı, onun için çıkmazda değildi. Sık sık dalgalanan, dalgalanmaları
büyük bir toplumda, toplumu, yaşanandan değil, bir çeşit vocabulaire'den kovalıyordu, sunulmuş sözcüklerden izliyordu. Buna boyun eğmişti). Şiir çıkmazda. Şimdiye değin, ne romanın, ne tiyatronun, ne sinemanın izleyemediği, anlayamadığı bir çıkmazda. Belki yalnız öykü'nün farkına vardığı bir çıkmaz.

Bu çıkmazın en önemli sebeplerinden biri, şiirin kendi sebep ve sonuçları (denebilirse bir çeşit otofaji) ise, öbür nedenleri arasında, toplumsal koşulların, toplumsal dayanakların değişmesi, yani insanın, insanın alıp verdiklerinin, insan ilişkilerinin değişmesi ise, önemli bir başkası da: geri, sorumsuz, bilinçsiz, gelişen insanın, dolayısıyla, şiirin imkânlarına dar gelen, anakronik bir ortamın ve buna bağlı bir şiir ortamının türemesidir. (Bu ortamın bahse değmeyecek kadar önemsiz, etkisiz olduğunu söyleyecekler çıkabilir. Önceleri biz de böyle düşünüyorduk. Ama şiir kendi başına yaşayan, soyut bir yaratık değil. Geldiği sebepler, seslendiği, seslenmek zorunda olduğu yerler var. Ülkemizde daha bir süre, sözü edilmeye değmeyen şeyleri yılmadan ortaya koymak, tartışmak zorundayız. Herkes, savaşmaya zorunlu olduğu şeylerin budalaca çetinliğini bilmek, hesaba katmak zorundadır).

Her beğeninin bir ortamı, her şiirin türünün bir alıcısı vardır. Yapılmakta olanı kimsenin küçümsemeye hakkı yoktur. Ama budalaca aşk şiirlerinin, budalaca biçim denemelerinin birdenbire yarattığı ortama ses çıkarmamaya, görmezden gelmeye pek katlanamıyor insan.

Şiir çıkmazdadır. Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır. Toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor. Ülkemizde en azından birtakım kavramlarla yeni yeni karşılaşıyoruz. Şiirin en azından artık bir avunma, oyalanma değil, bir saptama, belki bir önerme olduğu anlaşılıyor.

İnsan, dolayısıyla şiir değişiyor. Bu değişme ancak değişmenin ve değişenin, eskimenin ve eskiyenin farkında olmakla izlenebilir. Bilgi şartı yanında bunları ayırt etmenin asgari baz'ı sağlam bir duyarlıktır. Yüzyılımızın bütün gereçleri de bunu sağlamaya elverişli üstelik. 1930'un eksik idealizm'i, 1940 realizm'i ve 1950'nin hastalıklı romantizm'i ile bugünün insanını betimlemek mümkün değil.

Evet şiir çıkmazda. Çünkü insan çıkmazda. Ama bütün sorun bu çıkmazın bilincine varmakta. Şiirin çıkmazda olmadığını düşünenlerden yana değiliz. Çünkü bu çıkmaz; bilince, bilgiye uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkândır.

 
Kasım 1963, Dönem dergisi, Sayı: 2