11.5.17

Yahya Kemal -2-

     Yahya Kemal'in Bahriye Mektebindeki hikâyesi "Bâbıâli" adlı kitabımda yazılı...
     Tekrarcı olmadan, yalnız birkaç çizgi içinde yeni bir belirtiş:
     Tarih muallimi... Tarihi, şapırşupur, bir istekle yenilen yemek gibi -zaten midesine pek düşkündü- ağzının iki yanından salyalar akıtıcı bir lezzet edası içinde, ballandıra ballandıra anlatır. Fakat hiçbir seyir ve zaman ölçüsü takip etmez, her derste hangi bahis üzerinde kalındığını sorar ve o bahsi başından alıp aynı noktaya getirir ve bırakır.
     Ondan sonraki derste aynı sual:
     - Nerede kalmıştık?..
     - Fatih ayağını özengiye atarken boru çalmıştı.
     - Hâ evet, devam edelim!..
     Fakat, Fatih beyaz atına binemeyecek, ayağını tam özengiye atıp sıçrayacağı sırada boru çalacak ve Yahya Kemal, fesinin üstüne heybetli bir selâm kondurarak girdiği dershaneden kaçak bir selâmla fırlayıp gidecektir.

                                                                        *

     O, derslerini bitirince mektebin kayıkhane kısmında bekleyen iki çifte futaya atlar ve karşıya, Büyükada'ya geçer.
     Nazım Hikmet'in annesi Büyükada'da oturuyor ve halkın kemiksiz dili bu ya, Yahya Kemal ona sevdalı...

                                                                       *

     Birkaç derse gelmedi.
     Mektepte bir uğultu:
     - İntihara kalkışmış!..
     Bekledik. Geldi. Beti benzi uçuk...
     Plân gereği ben ayağa kalktım.
     - Ne istiyorsunuz?
     - Müsaade ederseniz bir dilekte bulunacağım!
     - Neymiş o dilek?
     - Teessür beyanı...
     - Ne teessürü efendi?
     - İşittiğimize göre intihara teşebbüs etmişsiniz. Teessür beyan eder, sağlık dilerim.
     Masasına çöktü, önüne kâğıt - kalem aldı ve "silk-i Celil-i askerî" ile uyuşmaz hareketimden dolayı beni rapor etti.
     - İsminiz?
     - Necip Fazıl...
     - Numeronuz kaj?
     (Numaraya numero der ve bazı kelimelerde "ç" harfini "j" diye söylerdi.)
     - 1054...
     - Kaj?
     - 1054...
     O gün, Fatih Sultan Mehmed'in ata binmesine lüzum kalmadı. Hamdullah Suphi'nin anlatışıyle Türk şiirini en ince ve titiz nakışlarla gergefleyen şair sınıftan çıkıp gitti.

                                                                  *

     Sonradan dostu olduğum ve her mısra ve kelimeme dikkat eder olduğunu gördüğüm Yahya Kemal, muhakkak ki, eşyanın dış yüzüne müstesna bir zevk ve (estetik) gözlüğüyle bakmış, fakat ileriye geçememiş, bütün küçüklükler ve aşağılıklardan arınmış, fakat büyük "ulvî"ye yükselememiş, has ekmek yerine pasta kreması yuğurmuş ve ondan ibaret kalmış, kütük ve nakşı birbirine mezcedememiş, çileli tecritten yoksun, sadece (plâstik) bir idrak...
     O, şahsıyle de, mâverâ kurcalayıcısı bir görünüş ifadesine sahip olmak yerine, sınıfta burnunu karıştıran dalgın dâhi mevkiinde kaldı; ve Yunus Emre gibi "zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir?" sualini nefsine sormaksızın, Abdullah Lokantasında hindi dolması yemeye bayıldı.
     Bunlara rağmen hakikiliğini koruyabildi.

9.1.17

Yahya Kemal -1-

      Yahya Kemal Bey kendisinin en büyük şair olduğuna inandığı gibi diğer şairleri de kıskanırdı. 1957 yılları başlarında Cerrahpaşa Hastanesi Birinci Hariciye Kliniğinde yatıyordu. Kendisini ziyarete giderdim. Bir gün Mehmed Âkif hakkında bir ihtifal yapılmıştı. Bana defalarca bu ihtifali anlattırdı. Kendisiyle Mehmed Âkif'i mukayese etmemi istedi. Ben her ikisinin de Türk şiirinde ayrı ayrı ölçülerde büyük sanatkâr olduklarını, dindar ve milliyetçi şiiri ayrı iki zaviyeden terennüm etmekle beraber hedefte birleşmiş göründüklerini, ancak söyleyiş tarzı ve üslup güzelliği bakımından kendisinin daha kuvvetli olmakla beraber Âkif'in de eserlerinin sayısı cephesinde fâikiyeti olduğunu belittim. Biraz alındı:
      "Aman canım!" dedi. "Âkif Avrupa ölçülerini kavramış ve saf şiiri terennüm etmiş değil ki!"

                                                             
  ***

      Yahya Kemal, şiirlerini bir kitap hâlinde bastırmak istediğini vasiyet ettiği muhakkaktır. Ancak onun sağlığında müteaddit defalar şiirlerini bir araya getirmek teşebbüsünde bulunduğu ve hatta bu hususta bazı temaslar yaptığını biliyorum. Bu arada üç dört sene evvel bir gün bana da şiirlerini "Bizim Gök Kubbe" adı altında toplayarak neşretmek istediğini, benim de kendisine gerek iyi bir tâbi bulmak, gerekse teknik bir güzellikte neşri hususunda yardım etmemi istemişti. Telif ücreti olarak da o zamanki para ile yirmi bin lira istiyordu. Ben bu mevzuu Varlık Yayınları sahibi dostum Yaşar Nabi'yle de Büyük Şair adına görüşmüş fakat maalesef bir netice elde edememiştim.
      Maamafih onun da bu teşebbüsümüze rağmen, eserin mutlak surette neşrini istediği söylenemez. Zira insana öyle geliyor ki bir tarafta genç edebî çevrelerin kendisini olanca değeriyle anlayamamaları ihtimali, öte yandan şiirlerinde aynı kelimeleri ve temaları birçok defalar tekrar etmiş olmak hasebiyle bunlar yan yana göründüğü takdirde, sanatının büyüsünün bozulmuş olması düşüncesi tereddütlerinin sebepleri arasında sayılabilir.

Anlatan: Doç. Dr. Abdülkadir Karahan, Yeni Sabah, 11-12 Kasım 1958

4.9.13

Gün Işığından Mahrum Şiir -I- Ömer Aksay

         Türk şiirinin 50 senedir yazan ve en çok okunan şairlerinden İsmet Özel, uzun süredir farklı bir şiir diline sahip. Takip ettiğime göre, İsmet Özel bu farklı şiir dilini ilk olarak 8 Eylül 2004'te yayımladığı "Michauxnunkimi / imiknunxuahcim" adlı şiirinde gün ışığına çıkardı. Mehmet Erte, Yasakmeyve'nin Mart-Nisan 2006 sayısında yaptığı mülâkatta İsmet Özel'e bu şiiriyle ilgili şu soruyu soruyordu: "Michauxnunkimi / imiknunxuahcim" adlı şiiriniz üzerine bir şey yazıldığını görmedim. Yadırgayanlara rastladım ama onlar da bu şiirin bir şaka olma ihtimalini düşündüklerinden olsa gerek, bir laf etmekte çekingendiler. Tüm şiirlerinizi göz önünde bulundurduğumuzda örneğini görmediğimiz bu şiiri nasıl düşünmeliyiz?" Takip ettiğime göre İsmet Özel'e bu şiirle ilgili başka bir soru yönelten olmadı. 2006'dan 2013'e, altı sene. Bu şiir yazılalı sekiz sene olmuş; sekiz senedir İsmet Özel'in şiir dilinde bir farklılık, aykırılık, rahatsızlık var ve neden herkes bu durumdan rahatsız değilmiş gibi görünüyor? Aslında rahatsızlığını kimse belli etmiyor. İsmet Özel bu, hiç de tekin biri değil, bir tuzak kurmuştur yine! Her zamanki gibi bir oyundur bu!
         "Her şiirim kadar hayatın ve hayatımın örgüsüne ilişkin. İnsanlar kafalarını, kirli olduğu zaman değil, çok iyi silindiği, pırıl pırıl olduğu zaman cama çarpabiliyorlar. Neymiş? Bu şiir şimdiye kadar beni ben yapan cama bir kez bile dikkat gösterme zahmetine girmediklerinin, hep cam üstünde birçok farklı sebebe bağlı olarak yerleştirilmiş olan neyse, onunla ilgilendiklerinin ispatı imiş. Bir başka şeyin daha ispatı: Bu şiir, şair-okur ilişkisinde ağır basan tarafın okur olduğunu, okurun yüksek nitelikten verdiği her tavizin şairin borç hanesine yazıldığını ayan beyan ortaya çıkardı. Okur çiğ yediği zaman, şairin karnı ağrıyor. Neymiş? Bunların hepsi karın ağrısıymış. Mânâ fi batn-ı şair." Mânâ şairin karnında gizli. Hangi mânâyı arıyorsunuz ve / yahut hangi şair size bir mânâ aramanız için şiir sunuyor? Hayat yalan, şiir sahte, şairler ikiyüzlü.
         İsmet Özel'le 16 Ekim 2011'de "Türkün Dili Kur'an Sözü" ismi verilen inceleme vesilesiyle yapılan mülâkat metni, sözü edilen 521 sayfalık incelemeyle birlikte 2013 Nisan'ında yayınlandı. Bu mülâkatta Özel'in açıklamalarından biri, sanki onun şiir dilindeki farklılığı, aykırılığı, rahatsızlığı, yadırgatıcılığı açıklar gibidir. İsmet Özel bu mülâkatında yeni çalışmalarından söz açarak, bunları Kur'an harfleriyle neşredeceğini açıklıyor: "İsmet Özel okumak isteyen bu yazıyı [yani Kur'an harfleriyle yazılan yazıyı] da sökmek zorunda kalsın. İsmet Özel öbür harflerle [yani Latin harfleriyle] yazmıyor, çünkü 'Yazılamaz!' diyor." Bu açıklama beni şu noktaya getiriyor: İsmet Özel'in uzun süredir farklı bir şiir dilini kullanışı, aslında Türk dilinin, Türk zihin yapısının değişimine dikkat çekmek içindir. İsmet Özel şiirden bir paradigma üreterek, son yıllarda, İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde "Gün Işığı Şiir Görsün" başlığı altında iki haftada bir şiir yayımlamak suretiyle, bu paradigmayı daha çabuk ve daha geniş bir paylaşım ortamında uygulamaya koyarak Türk dilinde Kur'an harfleri kullanılmadan yazılan her şiirin mânâsız olduğunu, Kur'an harfleri kullanılmadan yazılan şiirlerde mânâ aramanın boşunalığını göstermektedir sanki. Bu İsmet Özel'e özgü bir ataktır. Şiir dilindeki bu paradigma değişimi, bir süre sonra İsmet Özel'in yapacağı yeni ataklarla mesela Hilmi Yavuz'u, mesela Özkan Mert'i ve bir sürü benzer şairi devre dışı bırakacaktır. Bu büyük bir temizliğe yol açabilir. Türk şiirinin bu temizliğe uzun süredir ihtiyacı var.
         

28.1.13

Vaslav Nijinsky - Doktorlar Hastalığımı Anlamıyorlar


Herkes Nijinsky delirmiş diyecek. Umurumda değil, zaten evde de hep bir deli gibi davranıyordum. Herkes böyle düşünecek ama beni tımarhaneye yatırmayacaklar; çünkü çok iyi dans ediyorum ve isteyen herkese para veriyorum. İnsanlar bu garip ihtiyarı seviyorlar ve beni rahat bırakacaklar, "deli palyaço" deyip geçecekler. Ben kaçıkları severim, onlarla nasıl konuşulacağını bilirim. Erkek kardeşim de akıl hastanesindeydi.

Onu severdim ve o da beni anlardı. Oradaki arkadaşları da beni seviyorlardı. O sıralarda on sekiz yaşındaydım. Kaçıkların yaşantılarını biliyordum ve bir akıl hastasının psikolojisini anlıyordum. Onlara hiç ters düşmedim, zaten onlar yalnızca benim gibi delilerdi.

***

1916
Yaşam cinsellik değildir —Tanrı da değildir, Tanrı bir adamdır; bir kadını tohumlar, o kadına çocuk verir. Ben yirmi dokuz yaşındayım. Karımı ruhen çok seviyorum; özellikle çocuk doğurduğu için değil. Tanrı isterse çocuklarım da olur. Kyra akıllı bir kız. Onun zeki olmasını istemem. Zekâsını geliştirmesini engelleyeceğim. Basit insanları severim ama tabii budalaları sevmem; çünkü onlarda duygu ve his de yoktur. Zekâ insanların gelişmesini durdurur. Tanrı'yı hissediyorum, Tanrı da beni.

Hatalarımı düzeltmek istiyorum ama bunu başarabileceğimden emin değilim. Hiçbir şey için söz vermemin gerekmediğini söyleyerek, doktorun gözleri yaşlarla dolmuştu; karımın üzülmemesi, kaygılanmaması için elimden gelen her şeyi yapacağımı biliyordu. Ona karımın annesinin gelmesini benim istediğimi söylemiştim. Karımın korkmamasını istediğimden kayınvalidemin bizimle beraber oturmasının uygun olacağını düşünmüştüm.

2.7.12

Sakarya Meydan Muharebesi ve Fevzi Paşa (Çakmak)

Sakarya Muharebesi'nin en şiddetli bir anında düşman toplarının ağzından yıldırımlar yağdığı, siperlerinden cehennemler fışkırdığı bir zamanda, bütün ihtiyat kuvvetlerimizin ileri sürülerek, hayat ve memat dakikaları geçirmekte olduğumuz bir anda Fevzi Paşa'nın birdenbire gaybubeti bütün kumanda heyetini telâşa düşürmüş, Paşa'yı araştırmaya sevk etmişti. Zira, öyle bir an idi ki orada vukua gelebilecek bir mağlûbiyet bütün cepheyi sarsabilirdi. Onun için harbin seyrini kemal-i dikkatle takip etmek ve muvaffakiyetsizlik tahakkuk ettiği takdirde perişanlığa meydan vermemek için ricat emri vermek iktiza ederdi. İşte Erkânı Harbiye'nin bu kadar nazik, bu kadar ehemmiyetli bir mesele karşısında bulunduğu zaman Erkânı Harbiye reisinin gaybubeti bittabi fevkalâde mühim bir hadise idi.

 Paşa nerede, Paşa nerede?..

diye arkadaşları telâşla etrafı araştırıyorken zafer rüzgârının İslâm mücahitlerine estiği, kahraman Mehmetçiklerin düşman siperlerine girdiği haberi geliyor. Birbiri arkasından siperler işgal ediliyor, düşman neye uğradığını şaşırıyor. Fevzi Paşa'nın da ilk siperlerde olduğu anlaşılıyor.

Bütün ihtiyat kuvvetleri harbe sevk edilmiş olduğu cihetle artık geriye dönmek imkânı kalmadığını gören Fevzi Paşa, ancak bir İslâm kumandanına yakışır bir şehâmet ve teslimiyet ile kimseye haber vermeksizin ilk siperlere, düşmanla göğüs göğüse harbeden Mehmetçiklerin yanına sokuluyor:

 Evlâtlar, artık son dakikalar geldi. Ya düşman siperlerini alacağız, ya hepimiz burada şehit olacağız!

diyor ve daima yanında taşıdığı Kur'ân'ı açarak cehren okumaya başlıyor.

Bunu gören Müslüman mücahitlerinin her biri kendinden geçecek derecelere geliyor, artık siperlerde duramaz oluyorlar. Süngüleri takılı olarak mâreke meydanına fırlıyorlar, "Allah, Allah" diye aslanlar gibi topların ağzına, mitralyözlerin üstüne doğru yürümeye başlıyorlar; şehit olanların üzerinden atlayarak düşman siperlerine giriyorlar; neye uğradıklarını şaşıran düşman neferlerinin hepsini can çekişmekte buluyorlar.

Ondan sonra düşmanın umumî ricati inkişaf ediyor. Katî zafer tahakkuk ediyor.

6.6.12

Akif Paşa - Adem Kasidesi

Cân verir âdeme endîşe-i sahbâ-yı adem
Cevher-i cân mı aceb cevher-i minâ-yı adem

Çeşm-i im’ân ile baktıkça vücûd-ı ademe
Sahn-ı cennet görünür âdeme sahrâ-yı adem

Galat ettim ne revâ cennete teşbih etmek
Başkadır ni’met-i âsâyiş-i me’vâ-yı adem

Tutalım anda da olmuş ni’am-ı gûnâgûn
Öyle muhtâc-ı tenâvül müdür âlâ-yı adem

Kimse incinmedi vaz’ından anın zerre kadar
Besledi bunca zaman âlemi bâbâ-yı adem

Var ise andadır ancak yoğ ise yoktur yok
Râhat istersen eğer eyle temennâ-yı adem

Ne gam u gussa ne renc ü elem ü bîm ü ümîd
Olsa şâyeste cihân cân ile cûyâ-yı adem

Yok dedikçe var olur yok mu garâbet bunda
Nâm-ı hestî mi nedir hall-i muammâ-yı adem

Etse bir kerre telâtum hep eder kevneyni
Garka-i mevc-i fenâ cûşîş-i deryâ-yı adem

Mâder-i dehr mevâlidi ki durmaz doğurur
Der-kenâr etmek içindir anı bâbâ-yı adem

Çarhın evlâdını baştan çıkarır dâye-i dehr
Etmese terbiye sık sık anı lâlâ-yı adem

Herkesin kısmeti yoktan gelir ammâ bilmez
Yeri var âleme men’ eylese selvâ-yı adem

Merdümî neş’et-i Âdem’de yok oldu gitti
Vechi var dense Benî Âdem’e ebnâ-yı adem

İki kâğıttan ibâret nüsah-ı kevn ü mekân
Biri ibkâ-yı vücûd ü biri ifnâ-yı adem

Selb ü îcâb ü taayyün ederek âlemden
Bir netice verir elbette kazâyâ-yı adem

Mîm-i imkânını mahv eylese molla evvel
Yoksa nefy etmese de âhiridir lâ-yı adem

Şeyhe bak ketm-i ademden deyu takrîr eyler
Bilmez ammâ ki nedir ma’ni-i ihfâ-yı adem

Sığmaz ol dâire-i kevn ü mekâna ne bilir
Geçmeyen Arş’ı nedir mülk-i muallâ-yı adem

Yok yere zâhid urur da da’vi-i hestîden dem
Yakasın tutmuş iken pençe-i kübrâ-yı adem

Sanırım masraf ü irâdı gelir hep başabaş
Oldu serrâ-yı vücûda göre darrâ-yı adem

Zeyd-i vârid ile sulh olmadı Amr-ı âid
Yoğ ise âlemin aslı ne bu gavgâ-yı adem

Kays u Leylâ’sı dahî Zeyd ile Amr’ı gibidir
Diyecek olsam olur ol dahî esmâ-yı adem

Farkı gûyâ bu iki sûretin aklımca benim
Birisi hubb-ı fenâdır biri bağzâ-yı adem

Nakş-ı Nâmık’la aceb Nâmık olur mu hâtem
Var gibi bunda vücûd ehline îmâ-yı adem

Şeyh efendi sana der miydi ki varından geç
Varlığın olmasa da sidre-i me’vâ-yı adem

Hizmet et sen ana varınla ki tâ himmet edip
Eylesin ol da seni ârif-i ma’nâ-yı adem

Çekme dünyâlık için gam dil-i nâbûdîde
Var iken mâ-hasal-ı rızk u atâyâ-yı adem

Herkese bâr-ı belâ kendisinin varlığıdır
Gam u âlâmdan âzâde berâyâ-yı adem

Sarf edip varını aklın var ise sen yoğ ol
Râhat istersen eğer eyle temennâ-yı adem

Biz bu mihnet-geh-i hestîye küçükten geldik
Yoksa kim eyler idi terk-i kühencâ-yı adem

Durmasa böyle felek bâri yıkılsa gitse
Bir zaman olsa yeri hayme-i bâlâ-yı adem

Avutan halkı bu gam-hânede oldur yoksa
Olmasa müşkil idi tesliye-bahşâ-yı adem

Doğrusu râhat ederdik gidip âlem ademe
Yerine gelse anın sâha-i pehnâ-yı adem

Ber-murâd olmayıcak ben yere geçsin âlem
Necm ü mihr ü mehi olsun eser-i pâ-yı adem

Çâk çâk eyler idim ceyb-i kabâ-yı ömrü
Olmasa zeyli tirazîde-i damgâ-yı adem

Ben o bîzâr-ı vücûdum ki dil-i gam-zedeme
Üns-i mavtın görünür vahşet-i sahrâ-yı adem

Şafak-ı subh-ı bekâdır nazarımda gûyâ
Mevce-i bahr-ı siyâh-ı şeb-i yeldâ-yı adem

Öyle bîmâr-ı gamım ki olamam âsûde
Câme-hâb olsa bana şehper-i ankâ-yı adem

Dil-harâbım ben o hey’ette ki nisbetle bana
Beyt-i ma’mûr olur hâne-i bîcâ-yı adem

Öyle bîmâr-ı gamım sahn-ı fenâda gûyâ
Yaptı enkâz-ı elemden beni bennâ-yı adem

Ahter-i matlabım âfâk-ı felekten doğmaz
Günde bin şey doğurur leyle-i hublâ-yı adem

Düşmeden sâye-i kilk-i emelim levh-i dile
Nokta-i kilkim olur hâl-i müheyyâ-yı adem

Cevheri su kesilir tâbiş-i ye’simle eğer
Çeşm-i ümmîdime dûş olsa merâyâ-yı adem

Yok olur ismi dahî aynı müsemmâsı gibi
Emelim olsa eğer dâhil-i hulyâ-yı adem

Bî-vücûdum o kadar ben ki aransak ikimiz
Ben bulunmam bulunur belki müsemmâ-yı adem

Hayretim çarha sükûn-âver-i tab’-ı ta’tîl
Vahşetim bâis-i peydâyi-i sevdâ-yı adem

Vâlihim öyle ki aks-i nigeh-i germimden
Reng-i hayret alır âyine-i deryâ-yı adem

Vahşetim öyle ki olsa nazar-ı ünsüm olur
Tîr-i rem-gerde-i âhû-yı sebük-pâ-yı adem

Ye’sim ol mertebe kim sûret-i ümmîdimdir
Mâverâ-yı felek-i mahv-ı heyûlâ-yı adem

Bulanır girye-i hûnînim ile bahr-ı vücûd
Sararır âhım ile sebze-i sahrâ-yı adem

Öyle dil-tengî-i hestî ile rencûrum kim
Hûn olur nâlelerimden dil-i ferdâ-yı adem

Buna tâkat mi gelir yâ buna cân mı dayanır
Meğer imdâd ede hestî-i dîh-i eczâ-yı adem

Âferîn ey ney-i kilk-i hüner-i İsî-dem
Eyledin nefha-i i’câz ile ihyâ-yı adem

Şu’le-i nefha-i cân-sûzum ile lîk yanıp
Olmadan dağ-ı tenim şem’-i şeb-ârâ-yı adem

Bir gazel söylesen olmaz mı berâ-yı hâtır
Ne kadar sıklet ise nazm-ı mukaffâ-yı adem

Hâl-i anber-şikenin fitne-i eczâ-yı adem
Nigeh-i sihr-eserin nâtıka-bahşâ-yı adem

Cân bulur tarf-ı lisânınla hurûf-ı hestî
Çâk olur nâvek-i gamzenle süveydâ-yı adem

Araz-ı handeye la’l-i nemekînin cevher
Cevher-i harfe femin nokta-i yektâ-yı adem

Seni görse dökülürken katarât-ı eşkim
Havf-ı gamzenle olur âbile-i pâ-yı adem

Kavs-i ebrûsunu kursa yıkılır tâk-ı felek
Tîr-i müjgânını atsa titirer cây-ı adem

Cân atardı ademe tîğ-i nigâhından ecel
Tîr-i hışmından eğer yanmasa beydâ-yı adem

Anlamış nisbetini mihr ü vefâ-yı yâre
Eden oldur dil-i bî-çareyi cûyâ-yı adem

Âkifâ tarh-ı suver eyledi hîç-â-hîçe
Var mı hâmem gibi bir hendese-pîrâ-yı adem

Ârifân yokluk ile etmede isbât-ı vücûd
Ben ise varlık ile eyledim inşâ-yı adem

Yoğu var eylemeğe hayli çalıştım lâkin
Oldu sa’y ü talebim hep lev ü levlâ-yı adem
Sığmadı çünkü dehân-ı dile nutk-ı hestî
Eyledim hâme-i mu’ciz-demi gûyâ-yı adem

Bu kasîde kaleme Kaf-ı fenâdan geldi
Olsa nâmı yakışır beyzâ-i ankâ-yı adem

Kimisi nîstî-i gamla bekâ-cû-yı vücûd
Kimi hestî-i elemle taleb-efzâ-yı adem

Mahv-ı hâk-i reh-i şâhen-şeh-i kevneynim ben
Ne tevellâ-yı vücûd ü ne teberrâ-yı adem

31.5.12

Akif Paşa - Mersiye

Tıfl-ı nâzenînim unutmam seni
Aylar günler değil geçse de yıllar
Telh-kâm eyledi firâkın beni
Çıkar mı hâtırdan o tatlı diller

Kıyılamaz iken öpmeğe tenin
Şimdi ne hâldedir nâzik bedenin
Andıkça gülşende gonca-dehenin
Yansın âhım ile kül olsun güller

Tagayyürler gelip cism-i semîne
Döküldü mü siyâh ebrû cebîne
Sırma saçlar yayıldı mı zemîne
Dağıldı mı kokladığım sünbüller

Feleğin kînesi yerin buldu mu
Gül yanağın reng-i rûyun soldu mu
Acaba çürüdü toprak oldu mu
Öpüp ohşadığım o pamuk eller

14.3.12

İsmet Özel'in "Savaş Bitti" Şiirinde Geçen Özel İsimler Dizini - Ahmet Gemicioğlu

Türk ili

La Belle Dame Sans Merci: “Acımasız güzel kadın” anlamına gelen Fransızca terkip. Ayrıca bu başlıkta İngiliz şair John Keats’in bir şiiri vardır.

devlet demiryolları: TCDD, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları.

Rusya (3 defa)

İspanya (3 defa)

Avrupa

DDT: Dikloro difenil trikloroethan. 1939'da üretilmeye başlanan böcek ilâcı. Kullanımdan kaldırılmıştır.

İspanyollu ve Ruslu bir lando: Lando; dört tekerlekli, içinde dingillere paralel olarak düzenlenmiş karşılıklı iki oturma sırası bulunan, üstü açılıp kapanabilen çift körüklü binek arabası.

Kanun-u Esasi: I. Meşrutiyet’in ilânıyla milâdî 1876’da Osmanlı Devletinin benimsediği anayasa. Anayasa II. Abdülhamit tarafından 1878’de askıya alınmış, 1908’de tekrar işlerlik kazandırılmış ve kısmen de olsa 1924’e kadar yürürlükte kalmıştır. Aslında bütün bu gelişmeler Tanzimat’ın bir süreğidir ve Dünya Sistemi’nin Türk topraklarındaki etkinliğini had safhaya ulaştırdığı 1908 ihtilâliyle sistem lehine sağlam bir zincire kavuşturulmuştur; ancak İstiklâl Harbi’yle kırabileceğimiz bir zincir. (Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!)

Tino Rossi: 1907–1983, Fransız şarkıcı ve sinema oyuncusu.

Allah baba kızar: Hıristiyanlardan ziyade Yahudilerin kullandığı terkip. Türkiye’de “Sezercik” filmleriyle meşhur edilmiştir.

Ateş adaları: Güney Amerika’nın güney ucunda bulunan, Şili ve Arjantin’e bağlı adalar.

Azrail: Allah’ın emri ile insanların canlarını alan melek.

gazâ beylikleri: Özellikle milâdî 13. yüzyılda Selçuklu Devletinin dağılma vetiresinde Türkiye topraklarının muhtelif bölgelerinde ortaya çıkan ve bu toprakları vatanlaştırmamıza katkıda bulunan beylikler.

Kutsal kitapları: Tevrat (?)

Avrupa’dakiler

profesör Hirsch: Ernst Eduard Hirsch, 1902–1985. Alman Yahudisi, hukukçu. 1933’te Hitler’in iktidara gelmesiyle Türkiye’ye iltica etmiş, 1943’te Türk vatandaşlığına geçmiştir. İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde 20 yıl hocalık vazifesi görmüş, Ticaret Yasası başta olmak üzere birçok yasanın öncüsü olmuştur. Altı Ok’un Anayasa’ya girmesi, 1951’de Atatürk Kanunu’nun hazırlanması yaptığı icraatlardandır. 1953’te Almanya’ya dönmüş ve tekrar Alman vatandaşlığına geçmiştir.

Hans Reichenbach: 1891–1953, Alman Yahudisi, felsefe ve mantık hocası, neo-pozitivist. Hitler’in iktidara gelmesiyle Türkiye’ye iltica etmiş, 1933–1938 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde dersler vermiş, 1938’de ABD’ye gitmiştir.

Hititlerden kalma karasaban: Hititler, İÖ 2000’li yıllarda Anadolu’da kurulmuş devlet.

İsveç çeliğinden pulluk

Safiye: Rasulullah’ın hanımı.

Meryem: Hz. İsa’nın annesi.

Hatice: Rasulullah’ın hanımı.

besmele: Kur’ân-ı Kerim’de Tevbe Suresi hariç bütün surelerin başında bulunan ibare. Müslümanlar bir işe başlarken besmele çekerler.

Montevideo: Uruguay’ın başkenti.

Beykoz (2 defa): İstanbul’un Anadolu yakasında bulunan ve boğaza kıyısı olan ilçesi.

Kumkapı (2 defa): İstanbul’un Fatih ilçesindeki tarihî yarımadada denize kıyısı olan, meyhaneleriyle ünlü semt.

ibn-i Filip: Filip, Büyük İskender'in babasıdır. Dolayısıyla İbn-i Filip'le Büyük İskender kastedilmektedir.

İndüs: Pakistan’ın en uzun nehri. Çin’deki Tibet platosundan başlayan nehir Hindistan üzerinden Pakistan’a ulaşır ve Karaçi civarından Umman denizine dökülür. Nehrin çevresindeki vadiye de İndüs vadisi denilir.

Sinop: Orta Karadeniz'de bulunan şehrimiz.

köpeksi filozof: Sinoplu Diogenes, İÖ 412–323, kinik düşünceye mensup. Kinik, köpeksi anlamına gelen Yunanca kyon kelimesinden türetilmiştir.

Romanya boyası

sırat (2 defa): Cehennemin üzerinde bulunan ve ahirette bütün insanların üzerinden geçeceği “kıldan ince, kılıçtan keskin” köprü.

Türk çocuğu

Töton: Cermen ırka mensup insanların kurduğu tarikat, Töton Şövalyeleri. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğuna bağlıydılar. Katolik hacılara hac yolunda yardım etmek, hasta ve yaralıları tedavi etmek üzere hastane kurmak amacıyla oluşturulmuştur. Papa III. Innocent tarafından şövalye olarak kabul edildiler ve 19. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürdüler. Haçlı Seferlerine katılarak adlarını duyurmuşlardır.

Gül Haç kardeşleri: Gül ve Haç Tarikatı.

Dretnot: 20. yüzyıl başlarında İngilizler tarafından üretilen savaş gemisi. Daha sonraları aynı tipteki gemilerin genel adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Kur’an

İsrafil: Kıyamet günü Sûr’a üfleyecek melek.

At Pazarı: İstanbul’un Fatih ilçesinde bulunan meydan (?)

Heraklitus: İÖ 535–475, Efes’te yaşamış filozof. “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz.” sözünün sahibi.

Almanlar

James marka bisiklet

babam: İsmet Özel’in babası Ahmet Bey.

Halkevi sineması: İsmet Özel’in çocukluk yıllarında Kastamonu’da bulunan sinema (?)

Yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken / Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken: Güftesi Ahmet Refik Altınay’a, bestesi Mısırlı İbrahim’e ait uşşak şarkı.

Âdem ahfâdı

27.2.12

İsmet Özel - Süleyman Çobanoğlu, Heyhat!


İki yıl sonra otuzuna varacak; bir şair için hiç de genç yaşta değil. Şiir gelecek diye öyle uzun süre bekledim ki artık bu türden gecikmişlik gözüme görünmüyor. Yaşı benden genç olup da Türk şiirine ilmek atanlara yıllar boyu dikkatle bakadurdum. Buna ahlâken mecburdum. Yaşı benden ileri olan şairlerin bana bir zamanki gönül sunuşlarına teşekkürümü başka nasıl belli edecektim? Ben bekleyedururken şiirin külliyetli bir kefaret istediğini açıkça dile getirişim hazırlopçulukla şiiri birbirine karıştıranların bana düşman kesilmelerine yetti. Oluyor galiba, dedim Osman Konuk'a, ikinci kitabını çıkarırsan yazdıklarından ne anladığımı yazmayı üstleniyorum. Senin için ikinci kitap şart. Bu zenaate ait olduğundan ben emin olmalıyım.

Müşkülpesentlik bendimin üstünden Süleyman Çobanoğlu zanaatkârlığıyla akmayı becerdi. Şiir kitabına kakavan bir isim bulduğu gerekçesi şiirin geldiği gerçeğine baskın çıkamaz artık. Ne çok anlamı var Şiirler Çağla'nın bir düşünsenize! Şiirlerin çağlayışından, çağla tezeliğindeki şiirlere, oradan çağıyla doğan şiirlere ve daha bilmem nerelere geçebilirsiniz. İyi şairlerin böyle dopingli başlıklara ihtiyacı yok.

Şiir geldi. Hece veznini ihya ettiği için falan değil. Şiirin biçim üstünde ve biçim üstüne kurulu olduğu bizim geleneğimizin ayrılmaz parçasıydı zaten. Süleyman Çobanoğlu uzun bir aradan sonra bu parçayı yerine koydu sadece. Şiir çıkmazdaki yerini arka arka yürüyerek terkedebilirdi. Ne var ki çıkmaza girerken odaklanan noktalar arka arka yürüyüşte genişleyen açıya bir bir dahil olan muhtelif noktalar haline dönüşüyor.

Şiir geldi. Aniden, beklenmedik bir anda ve ayak seslerini duyurmadan. Tıpkı iki Almanya'nın birleşmesi gibi. İki Almanya birleşince bir Almanya olmadı. Çünkü Almanya üçe bölünmüştü. Kelimeli, mısralı, bütünlüklü şiiri bekliyorduk. Gelen odur. Nereden mi biliyorum? İyi şiirleri (iyi müzikte olduğu gibi) okuduktan (dinledikten) sonra eserde kendimize ait ve hiç kimseden ödünç almadığımız bir şeyi unutmuş, kaybetmiş, bırakmış gibi oluruz. Kendimize ait o şeyden vazgeçmediğimiz yahut o şeysizlikten duyduğumuz mahrumiyet acısına duçar olduğumuz zaman bir daha, biraz daha yanaşırız esere. Kendimize ait başka bir şeyi oralarda düşürmek pahasına.

Dergâh, sayı: 69, Kasım 1995 




Şiir yazmak sadece donanım değil, aynı zamanda da bir iddia meselesidir. Yani bir adam çıkacak "Ben Türk şiirinde şunu yapacağım" ya da "Şiire şunu getireceğim" diyecek. Ben niye Süleyman Çobanoğlu'na "Heyhat" dedim. Dedim ve adam sonunda televizyon dizisi yazarı oldu. Ama en azından hece vezniyle yazıyor olması falan... O çocuk şiiri ciddiye almış olsaydı bugün "Türkiye'deki metinler ancak bu ruha sadık kalınarak üretilebiliyor" diyebilecektik.

Şiire Damıtılmış Hayat, İbrahim Tüzer, Dergâh Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2008

22.2.12

İsmet Özel'in "Rinoseros’un Dinozoruslara Can Yakan Bir Cevabı" Şiirinde Geçen Özel İsimler Dizini - Ahmet Gemicioğlu


Ataman: Osman Gazi (?)

Hersek: Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin güney kısmını oluşturan bölge.

Allah (2 defa)

Bin üç yüz altmış üç Şevval’in ilk günü: İsmet Özel’in doğduğu gün; milâdî 19 Eylül 1944.

Alman harbi: Biz Türklerin 2. Dünya Savaşı’na verdiği isim.

Milli Şef devri: Milli Şef = İsmet İnönü.

Troçki: Lev Troçki, 1879–1940. Yahudi asıllı Bolşevik, Kızıl Ordu’nun kurucusu.

Lenin: Vladimir İlyiç Ulyanov Lenin, 1870–1924. Yahudi asıllı Bolşevik, Ekim Devrimi’nin lideri, Sovyetler Birliği’nin ilk devlet başkanı.

Sovyetler: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği.

Duçe: Mussolini’nin unvanı.

Hicret: Rasulullah’ın Mekke’den Medine’ye göçü; Müslümanların sıfır yılı.

Hıristiyan takvimi: Milâdî takvim.

944: 1944, Hıristiyan takvimine göre İsmet Özel’in doğduğu sene.

Şazi bey mahallesi: Çocukluk yıllarında İsmet Özel’in Kastamonu’da ikamet ettiği mahalle.

Şazi bey

Enginçeşme Sokak: Kastamonu’dayken İsmet Özel’in evinin bulunduğu Şazi Bey Mahallesi’ne bağlı sokak.

Babam: İsmet Özel’in babası Ahmet Bey.